3 Haziran 2014 Salı

Lykia Yolu? Kelebekler Vadisi

Lykia Yolu herkesin bildiği gibi Fethiye'den Antalya'ya kadar uzanan, zamanında ticari ve askeri amaçlar ile kullanılmış toplamda 509 kmlik bir yol. Bizim ''Lykia Yolu'' kelimesini ilk duyduğumuz yer ise Çıralı Antalya.

Çıralı'da Chimaera'yı gezerken beklenmedik bir anda beklenmedik bi yerden çıkan Hollanda'lı turist abimiz, elinde harita bize birşeyler sormaya başladı. Aslında backpack olayı ile canlı kanlı ilk defa orada karşılaştım ve ne yalan söyleyeyim çok özendim. Adam Hollanda'dan kopmuş gelmiş elinde Lycian Way adlı haritası, biz daha Lykia Yolundan o saniye haberdar olmuşuz. 

Lykia Yolu, İstanbula dönüşümüzle birlikte Hz.Google'a sorulan bir kaç soruyla kafamıza iyice işlemiş ve abi bu yolu öyle yada böyle yürümeliyiz diye içimizde çemkirmelere yol açmıştır. 

Nasip bu seneye imiş, yine kısa bir internet araştırması ile etaplarını öğrenmeye başladık. Sonra hayatımızdaki ilk yürüyüş olması nedeni ile backpack nasıl hazırlanır, hangi malzemeler lazım, falan fistan derken kendimizi reklam gibi olucak ama Decathlonda bulduk. Dükkana girdiğimiz gibi kendimizi kaybettik. Bu çadır benim şu çadır senin derken yaklaşık 1.5 saat içinde gerekli malzemeleri, hatta gereksiz bir çok malzemeyi almış durumdaydık. 

Şimdi yürüyüş ilk defa yapılacak, ilk defa çadır kurulucak ee bildiğiniz bir bok varmı derseniz o da yok? Dolayısı ile güzel parçalandık. Biz geceleri karbonmonoksit salımı yapıyoruz birbirimizi öldürmeyelim diye düşünerek iki adet şıp açılır hop kapanır çadırlardan aldık. Hakikaten de şıp açılıp hop kapanıyor, 5 dakikada çadır hazır hale geliyor, şiddetle tavsiye ediyorum. Uyku tulumu olayına gelince abi bir sürü derece bir sürü farklı fiyatla karşılaşıyorsun. Biz gittik en orta dereceden en orta fiyatlısını aldık. Yaz başı olmasına ragmen 15 dereceye kadar olan uyku tulumumuzda hafif serinlikler hissedip, doğalgazı açıp kapamışlığımız oldu. Uyku tulumu ve mat net bir şekilde en önemlilerinden.

İşte burada gerekli gereksiz aldığımız tüm malzemeleri sıralamak anlamsız olacaktır, zira kendiniz gidip kendiniz parçalanınız. Fener şart, ıslak mendil şart, güneş kremi olmazsa olmaz, gözlük, şapka ve rahat bir sırt çantası. Biz çanta konusunda da acemilikten olsa gerek 60 litrelik bir canavarı gözümüze kestirdik ve aldık. Hiç bir sıkıntı yaşatmadı ama gereksiz doldurmamanızı tavsiye ederim. Ben annem sağolsun ilkokula valiz ile gittigimden idmanlıydım. Ama insan olun abartmayın.



Gelelim şu Lykia Yolu meselesine, hacı biz şimdi 19 Mayıs'ı fırsat bilip haftasonuyla birleştirip zıbaaam yaparız böylece 4 gün tatilimiz olur diyen simsarlardanız. Böyle olunca Cuma gününden çıkalım dedik saat 16.30, yok iş trafiğine kalırız kalmayız derken, otobandan başlayıp E-5 üzerinden vapura gittik, anam! o nasıl bir kuyruk, rampayı inmeden başladı ve bitmedi. Yalovaya geçtik aynı eziyet devam ediyor, acaba dönsek mi diye düşünmedik değil ama bagajda 60 litrelik çantalarımız, beyinde güzel hayeller çabuk vazgeçtik dönmekten. Hava kararmaya başladıkça yollar boşaldı, araba kullanmayı resmi olarak bilen ama gayri resmide alakası olmayanlar kayboldu. Keyifli keyifli yemekler yiyip saat 04.15 de Ölüdenize geldik. E o saatte gelince de otelde kalmaya gerek yok, çadır kurucak yer de yok, o zaman yat oğlum arabada dedik, kendimizi inandırdık ve arabada yaklaşık iki saat uyuyabildik. 

Ölüdenize gelmişken girmemek saçma olur diye, sahilin açılmasını bekledik ve sonunda açıldı. 25 TL otopark parası verip, VIP otopark boşluğuna arabayı bırakıp kendimizi denize bıraktık. Çok da iyi yaptık, su inanılmaz güzeldi.




Biraz oyalandıktan sonra Ölüdeniz merkezden eksik alışverişlerimizi tamamladık, şimdi burada başka bir siteden Lykia Yolunu araştıranlar diyeceklerdir ki la Ölüdeniz nerden çıktı? Dayanamadık ulan. Kendi rotamızı kendimiz çizelim dedik. Ölüdenizden sonraki lokasyon yine Lykia Yolunda olmayan Kelebekler Vadisi idi.

Kelebekler Vadisine gitmenin iki yolu bulunuyor, birincisi Ölüdenizden taka ile ikincisi ise Kelebekler Vadisinin tepesinde bulunan Faralyadan aşağıya inmek. Bu iniş ile ilgili bilgileri ilerleyen satırlarda vereceğim. Biz Ölüdenizde olduğumuzdan taka ile gitmeyi tercih ettik. İyi bok yedik. Takaya binmek bir eziyet sırtımızda çanta ayağımızda yeni aldığımız yürüyüş ayakkabıları bir de baktık ki taka kıyıdan iki metre içeride. Ayakkabıları çıkar cepleri boşalt derken kendimizi takaya atıverdık. 10 dakka geçti - 20 dakka geçti, taka kalkmıyor, gelenler gelmeye devam ediyor, balık istifi gibi dizildikten sonra kalkıyoruz. Deniz dalgalı kaptanın umru değil, ağzında cigara önüne bakmadan yandaki miçoyla derin muhabbette. Ya hıyar, denizde önüne bakmasına ne gerek var diyebilirsiniz belki ama dalgalar bir geliyor burundan, her dalgada üç beş kişi yerlerde. Kaptanın her yere düşenle keyfi yerine geliyor. Biz ayakta zor dururken miço önceden aldığımız 20 TL lik biletleri toplamaya başlıyor. Hayatımda hiç bir insanda böyle bir stabilization görmedim, biz ayakta zar zor dururken, millet oturduğu yerden düşerken bizim miço ağzında sigarası eller hiç biyere temas etmeden dimdik ayakta duruyor.



Komik bir yolculuk sonrası (yaklaşık 20 dakika) Kelebekler Vadisi görünüyor, yine kıyıya yanaşmıyoruz bu sefer aramızda 3 metre filan var. Neyse atlıyoruz zıplıyoruz sahile iniyoruz. Kelebekler vadisinde 1 adet tesis bulunmakta, bu tesiste çadır kiralamak ve bungalowa benzeyen ama hiç alakası olmayan teraslı tahta odalar kiralamak mümkün. Tesisin içinde market, bar tarzında medeniyet ve capitalism ile alakalı imkanlar mevcut. 


Girişte her otelde olduğu gibi bir kimlik kaydı yapılıyor. Bizim çadırımız yanımızda olduğundan sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil  50 TL ye çadır alanı kiralıyoruz. Normalde 60 TL alıyorlarmış tesisin çadırını kiraladığınızda. Tıks diye 10 TL kara geçtik. Tesiste alköl mevcut, dışarıdan kendiniz de getirebilir ve çaktırmadan yudumlayabilirsiniz. Ben şahsen tesisi beğendim, içinde tuvaleti duşu mevcut, askerlik yapmış bir adam için gayet temiz denebilir.

Hemen gezmeye başlıyoruz vadide, ne var ne yok öğrenmek lazım. Vadiye girişte şeker bir tabela sizi selamlıyor. Ardından otlar dallar böcekler kelebekler arasında yapılan çok keyifli bir yürüyüş.















Tabeladan da anlaşıldığı gibi vadide bir şelale mevcut, gitmeden yaptığım araştırmalarda iki adet şelale olduğu söylensede ben ikincisini göremedim. Bu arada tabelada yazan 5 TL yi biz ödemedik, konaklamayı vadide yaptığımızdan olabilir, girişte duran amcaya selam verip içeriye sıkıntısız girdik. Şelaleye yaklaştıkça hava serinliyor, yürüyüş çok hafif zorlaşıyor ve insanı kendine çeken su sesi artıyor. Taşlar üzerinde çok gezildiğinden kayganlaşmış, bir dünya para verip aldığımız kaymayan ayakkabılarımızın ağızları popoları ayrı oynamaya başlıyor. Sıkıntı yok, yola devam. Şelaleye geldiğimizde büyük bloklar halinde kayaların üst üste bindiğini ve daha da devam etmek için bu kayalara çıkılması gerektiğini fark ediyoruz. Biz cahil gibi hazırlıksız geldiğimizden ilk kayaya tırmandıktan sonra devam etmiyoruz, ama şelaleye doğru çok güzel bir manzara içimizde bir ukte olarak kalıyor. Siz devam edin lütfen. 


























Şelaleden sırılsıklam bir şekilde çadır alanına doğru dönüyoruz, güneş hafiften batmak üzere. Kelebekler vadisi ziyaretçi kalabalığından arınmış sadece geceyi orada geçirecekler kalmış. Çadırı nereye kuralım diye kısa bir tura çıkıyoruz, aradığımız özellikler belli, bol hatun ve/veya eğlenceli bir grup. Bunları bulmamıza rağmen olm biz buraya kafa dinleme geldik diyerek çadırı kısmen ıssız bir yere kuruveriyoruz. Büyük bir hata.




Vadiye kalabalık gelinmesi halinde eğlencenin ve muhabbetin dibine vurulması içten bile değil. Bu programı da yapılması gerekenler listesine ekleyip yemeğe geçiyoruz. Yemek gayet güzel, açık büfe, huzurlu bir ortam, etrafta parfum kokusu yok. Dalga sesleri ve güzel müzik eşliğinde yenen yemek üzerine geceden kalma olduğumuz için enerjimiz düşüyor. Haydi çadırların orada bir ateş yakalım diye gaza gelip el feneri ile yanacak malzeme arıyoruz. Ufak tefek çıtalar, dallar ve bungalow yapımında kullanılan tahtaları alıp çadır önüne geçiyoruz. Benim uzman kardeşim izlediği bir çok belgeselden öğrendiği tekniklerle ateşi başlatmayı deniyor ama başaramıyoruz. Sonunda atalarımızdan kalma mangal taktikleri devreye giriyor, çaprazlama dikiveriyoruz çıtaları, üzerine biraz kolonya ve booom ateş yanmaya başlıyor. Çok kuvvetli bir ateş olmasa da ilk kamp ateşimizi yakmış olmanın mutluluğu ile çadırlarımıza çekiliyoruz. Hayatımda ilk defa çadırda kalıyorum, dolayısı ile ilk defa bir çadır kurdum. Süper zekam sayesinde çadırın altında kalan bölgeyi gece uyurken batabilecek taş, sopa ve bunun gibi şeylerden temizlemek aklıma gelmiyor. Artık çok geç, uğraşamıyacağım o taşlarle diyerek uyumaya çalışıyorum. Olmuyor, olamıyor belimde koca bir taş. Sonunda kendimi taşı rahatsız etmeyecek şekilde konumlandırıyor ve iki büklüm uykuya dalıyorum. Bu sırada insanlar kop kop halinde, müzik şiddetli bir şekilde çalmaya devam ediyor. 

Sabah sahilde uyanmak hiç beklemediğim kadar hoş, dinlendirici ve motive edici. Normalde böyle bir yorgunluk üzerine öğlene kadar uyurdum ama burası İstanbul değil, yedi buçukta hiç bir yorgunluk hissetmeden ayaktayım. İşte kaçamak, huzur tatili denen şey böyle olmalı. Yeni yerler görmeli, vücudu yorarken kafayı boşaltmalı ve yeni şeyler denemeli.

Bir sonraki yazı Kelebekler Vadisi - Faralya - Kabak Koyu şeytan üçgeni hakkında..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder