Çadırımızı toparladık tırmanışa hazırız ama nereden tırmanacağız? Öyle tabelalar filan olmadığından işletmeciler yoldaki taşlara işaretler koymuşlar. Mavi işaretler şelaleye gidiyor, kırmızılar ise Faralya'ya çıkışı işaret ediyor. Biz sırtımızda çantalar tesis çalışanlarına danışıp hemen şurada taş evi geç oradan döneceksin tarifleri ile yola çıkıp neredeyse şelaleya kadar gidip yolu kaybettik.Dolayısıyla geri döndük ve başka bir çalışandan biraz daha iç rahatlatan bir yol tarifi alıp sonunda çıkışı bulduk ve tırmanışa başladık.
Tırmanış dediğime bakmayın, yolun büyük bir bölümünde ellerinizi kullanmanıza gerek olmayacak. Ama ellerinizi kullanmanız gereken yerlerde de sırtınızda 15-20 kiloluk bir çantayla tutmanız gereken halatlar ve kendinizi çekerek üstüne çıkmanız gereken kayacıklar mevcut, yani çok da kolay değil. Çalışanlar çok basit olduğunu geceleri köylü çocukların inip çıktıklarından bahsetmişti. Kendilerine çıktınız mı diye sorduğumuz da hayır cevabı aldığımızdan köylü çocuklar ve gece tırmanışlarını yemedik. Şimdi kolaylık zorluk derecesi tabiki de kişiden kişiye farklılık gösterecektir. Ben 63 kiloluk bir aygırım, fitlik konusunda sıkıntım olmasa da sigara içmek gibi kötü bir huyum var. He bu arada yaş 29, haftada iki halı saha filan, anlayacağın bir çok şehir bebesine göre iyiyim. Sigara nedeni ile sürekli kesildiğimi düşünürken, yeşil aycı olan ve sporcu bir geçmişe sahip kardeşiminde kesilmesi, bir keyif sigarası yakasımı getirmedi değil.
Kendinizi halatlarla yukarı çekme dışında ise taşlar üzerinden zıplayarak deniz seviyesinden git gide yükseklere çıkacaksınız. Bizim sırtımızda ki yük alışık olmadığımızdan tırmanışta bizi ara sıra rahatsız etti ve küçük molalar verdik. Her molada sahile bakıp iyice yükseldiğimizin farkına varmak motive ediciydi. En uzun ve gereksiz molamızı yukarıdan aşağıya inen orta yaşlı (45-50) bir grubu zor durumda bırakmamak adına beklerken verdik. On kişilik grup üç parçaya bölünmüş ve o üç parçanın toplam inişleri 15 dakika sürdü.
Yine gelmeden önce yaptığımız araştırmalarda Faralya'dan Kelebekler Vadisine iniş için zor, gereksiz ve denemeyin gibi bir çok yazı okumuştum. Sırtınızda ki yük ile doğru bağlantılı olan bir zorluk derecesi olduğu kesin. Yinede inenleri görünce başarılamayacak birşey olmadığını söylemeliyim.
Çıkışı tamamladığımızda beklediğimden farklı bir yer ile karşılaştım. Bodozlama köy meydanına çıkıcaz zannederken bir tesisin langırt diye içine çıktık. Tesiste çok tatlı ablalar çalışıyor, yemeğimizi orada yedik, biraz dinlendik ve Lykia Yolu tabelalarını aramaya başladık. Sıkıntısız bir şekilde tabelayı bulduk ve saptık, böylece Lykia Yoluna ilk adımlarımızı atmış olduk. Şimdiye kadar Hisarönü Faralya arasında ki etabı atladık ve 7 kmlik Faralya - Kabak etabına başlamış olduk.
Tırmanış bizi yormuş olmali ki her yerde kolay olarak adlandırılan bu yolda nefes alma molalarına başvurmamız gerekti. Ben hala yemeği biraz fazla abartmış olmamızdan kaynaklandığını düşünüyorum. Menemen çok iyiydi. Sık molalı, sık virajlı bir tırmanış ile içimizden ulan bu Lykialılarda duble yoldan anlayan bir adam yokmuymuş diye diye bir tepeye çıkıverdik. Aha dedim bundan sonrası yokuş aşağı koy ver gitsin. Öyle olmadı. Anladım ki yokuş inmekte yorucu olabiliyormuş.
Çok güzel bitkilerin yer aldığı bir coğrafyada hafif yokuş aşağı inişimize başladık. Altımızda şort olduğundan bacaklar hot wings hali almış, çocukların poposu yanmasın diye sürülen güneş kremleri bile işe yaramaz olmuştu. Sırtında gereksiz ağırlıkta bir çantayla yokuş aşağı inmenin en büyük zorluğu vücudun sürekli fren yapmaya çalışması ve her yapılan frende ağırlığın ayaklara vurması ile oluşan ayakkabı vurmaları. Ayakkabı tercihi gerçekten burada çok önemli oluyor, sonuçta yürüyüş için en önemli malzeme ayakkabı. Öyle böyle derken yokuş azaldı ve uzakta sarı bir çadır belirdi.
Yurdum insanı Lykia Yoluna arabaya servis büfe yapmış, gözleme ve meyve suyu satmakta. Yanımızda suyumuz olmasına rağmen bu tesisin fikir babasıyla tanışmak ve meyve suyu içmek için kısa bir mola verelim dedik. Sıkma portakal suyumuzu yudumlarken fikir babası mekanında olmasa da şehzadesi Muhammed ile tanışma fırsatımız oldu. Muhammed ilk okul üçe gidiyormuş ve tatil dönüşüne yapması gereken ödevleri varmış. Annesi sızlana sızlana yardımcı olmaya çalışırken olaya el atalım dedik. Muhammed son derece akıllı, akıllı olduğu kadar da haylaz bir çocuk. Bir kelimeyi yanlış yazdığında elini masaya sertçe vurup off çekmesi ise onu unutulmaz kılan şeydir. Bu çocuklara niye hala el yazısı yazın diye ısrar ettiklerini anlayamıyorum. Sanki memlekette resmiyet el yazısı ile sürüp gitmekte. Herşey çok güzel, Muhammed ne kadar güzel bir yerde büyüyor, pislikten uzak derken, bize benim tabletim var demesiyle biraz karamsarlaştım. Ben çocukların teknoloji ile bu kadar çok haşır neşir olup olmaları konusunda kafası karışık bir insanım. Artık çocukların ellerinde tablet sabah akşam oyun oynayıp embesil gibi büyüdükleri bir dünyada yaşıyoruz. Sokağa çıkmayan, top oynamayan, seksek nedir bilmeyen, çıkarsız arkadaşlıklar edinemeyen bir nesil büyüyor ve bu durum beni üzüyor.
Neyse yine de böyle temiz insanlarla karşılaşmak benim içimdeki gezelim görelim tanıyalım fiillerini daha çok kullanmama sebep oluyor. Yola devam ediyoruz, yine yokuş aşağı. Resimde de fark ettiğiniz gibi yol orman yolu ile birleşmiş ve etrafta tabela göremek zor. Biz şans eseri taşlardaki kırmızı beyaz işaretleri fark edip orman yolundan çıkıp, Lykia yoluna tekrar giriş yapıyoruz.
Başladığımız yol gibi orman içinde yürüyoruz ama yokuş aşağı, işte yürüyüşün keyfi yeni yeni çıkmaya başlıyor, gölgeler içindeyiz, hafif esiyor. Sanki sırtımızda ki yük hafiflemiş gibi biraz. Yolu kaybetmek gerçekten çok zor, yolu kırmızı beyaz boyalarla işaretlemişler ve arada sırada tabelalar ile karşılaşmak mümkün. Kim yaptıysa ellerine emeğine sağlık.
Yavaş yavaş Kabak'a yaklaşıyoruz, hatta o kadar eminiz ki dalga sesleri gelmeye başladı. Yol biraz daha toparladı ve aha elektrik direkleri derken asfalt taklidi yapan bir yol. Ama yok koya yaklaşmamışız, malesef koy baya bir aşağıda ve daha en az 20 dakikalık bir yolumuz var.
Manzara inanılmaz güzel, su öyle bir renk ki tepeden kendimi bırakasım geliyor, sabretmek lazım. Lykia Yolu burada da devam ediyor, yolu takip ederken turistik tesislerin içinden geçiveriyoruz. Bize biraz abartı geliyor, her yerde bir bungalow tesisi, yok efendim ağaç ev, yok taştan ev. Buralar biraz daha ıssız olsa iyiydi, neyse biz işimize bakalım, her güzelliğin el değmeden bırakılmasını istemek biraz gerçek dışı. Denize yaklaştıkça tesisler patlama yaşıyor, bir durup dondurma çakalım, çakarkende esnafla sohbet ederiz diye düşünüp mola veriyoruz. Esnaf en başta biraz soğuk yaklaşıyor sonra memleketi öğrenmesiyle birlikte niyeyse bize karşı içini dökmeye başlıyor. Ya burada bir parti oldu Psycho diye, onun kalıntıları kaldı etrafta gitselerde kurtulsak. Esnaf arkadaş bize içini dökerkene yanımızdan benim alternatif gençlik diye adlandırdığım (belki de alternatif olan biziz), kimseye bir zararı olacağını düşünmediğim bir grup geçiyor. İlginç diyerek aşağıya süzülmeye devam ediyoruz. Denize yakın bir yerde bir çardak altında insanlar açma germe esneme hareketleri yapıyor gibi duruyor uzaktan, bu ne la diyoruz tatil köyüne geldik de aktivite saatindemiyiz. Yaklaştıkça anlıyoruz ki ablamlar Yoga yapıyor, tayt mayt çekici gelir diye düşünürken yaş ortalamasının yüksek oluşu ve yol yorgunu olmamızdan ötürü tesisin resepsiyon alanına doğru ilerliyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki Kabak Koyu yogacıların sürekli takıldığı bir mekanmış, yogayla çok alakamız olmadığından bizim için artı puan ifade etmese de bildiğin bir yoga turizmi mevcut.
Tesis güzel, çimler mimler, milletin keyfi yerinde biralarını yudumluyorlar, ama boş oda yok. Kardeş diyoruz relax biz bungalowa gelmedik çadırımız var kurucak kıvrılıcaz. Bize çadırlar için ayırdıkları bölüme götürüyor, çadır başı 25 TL veriveriyoruz, içinde güzel de bir kahvaltı dahil. Tesise bakınca Kelebekler vadisinde bize yaslamışlar hissine kapılmamak elde değil. Sorun yok bunlarda öğle ve akşam yemeğinde yaslanma işini hallediyorlar.
Çadır alanı hoş, tahtadan sehpalar yapmışlar onun üzerine kuruveriyorsun, ben bi önceki gece koynumda bir taş ile yattığımdan inanılmaz rahat ediyorum. Güzel yemekler yiyoruz, hiç bir sıkıntı yok. Tek dertlendiğimiz konu, ulan biz bu yola Lykia Yolunu yürücez diye çıktık, doğada kalıcaz, yanımızda konserve yemek olucak, gerekirse duş almıcaz, hatta ve hatta doğaya sıçıp gömeceğiz diye çıkmıştık. Ee iki gündür öyle veya böyle tesislerde konaklıyoruz, yediğimiz önümüzde yemediğimizi köpekler yiyor, bu seferlik böyle oldu, ilk deneyimdir fazla kendimize yüklenmeyelim, önümüzde güzel yerler ve güzel günler olacaktır diyerek konuyu kapatıyoruz. Ve lanet olsun ki İstanbula dönmek üzere minibüsle Ölüdenize geçiyoruz.
Lykia Yoluna devam etmek istememize rağmen önümüzdeki etap 26 km uzunluğunda ve iki gün gerektirecek diye düşündüğümüzden, Lykia Yolunun sadece 7 kmsini yürümüş olarak İstanbul'a dönüyoruz.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder