9 Haziran 2014 Pazartesi

Kambersiz Düğün Müziksiz Road Trip Olmaz Vol.I - Part I

Başlık zaten kendisini yeterince açıklıyor. Road trip yapacağımız zaman yolun sıkıcı geçmemesi için en önemli unsurlar denilince aklıma ilk olarak yol arkadaşları geliyorsa hemen arkasından müzik gelir. Konu uzun yol olduğunda işin müzik tarafı genelde bana bırakılır. Çıkılacak yolun uzunluğuna göre play tuşu sonrası bir daha dokunulmayacak bir liste yapmaya çalışırım.

Eğer yalnızsam yapacağım liste kendi zevkimle örtüşecek şekilde çoğunlukla 70'ler progressive rock ve rock müziğin nirvanası diye adlandırdığım grupların türevlerinden oluşur. Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple, Queen, Camel, Genesis, The Allman Brothers Band, Supertramp vs. Liste uzar gider, tadından da yenmez.

İşin kötüsü konu müzik olduğunda işin sonu olmuyor bu yüzden yazılarımı hep standart bir cdye sığacak sayıda şarkının olduğu listelerle sınırlandıracağım.

İlk yazının şerefine, ilk süprizimi yapmayıp listeyi çoğunlukla 70'ler olmak üzere rock şarkılarından oluşturacağım.

Kontağı çevirdiğimizde başlayan ilk şarkı yolun kalanı için kilit rol oynar. İlk şarkıyı kötü seçerseniz yolun geri kalanında ipod/radyo/müzikçalar her ne kullanıyorsanız elinizden düşmez. Bir ileri bir geri derken bir bakmışsınız yol bitmiş siz keyfini sürememişsiniz. Unutmayın; hedefimiz yol boyunca play tuşuna sadece bir kez basmak. Kemerlerinizi bağlayın, başlıyoruz.

Playlistimizin ilk şarkısı 60'lı yıllardan gelecek. Zannımca gelmiş geçmiş en iyi yol şarkılarından biri olan Booker T. and M.G.s - Green Onions kontağı çevirmek için birebir.

Track #1


Götünüze başınıza hakim olmakta zorluk çekiyor olabilirsiniz. Güneş gözlüğünüz yanınızdaysa takmayı ve kafaları ince ince öne ve arkaya itmeyi unutmayın.

Enstrümental bir şarkı ile girdikten sonra şimdi yine bir yol klasiği ile devam ediyoruz. Chris Rea bu şarkıyı hangi ruh hali içerisinde yazdı bilmiyorum ama adını the road trip song koysaymış sırıtmazmış. Playlistimizin ikinci şarkısı Chris Rea - The Road to Hell Part.2

Track #2


Açıkçası bu şarkının olmadığı bir road trip playlisti yapmam özellikle liste rock şarkılarından oluşuyorsa mümkün değil. Playlisti gittiğimiz yol ile öpüştürmemiz gerekiyor; daha 10 dakikayı bulamadık bu da hala şehiriçi trafiğinde cebelleştiğimiz anlamına geliyor. Şehirin dışına çıkamamak can sıkacaktır. 3. şarkı ile arabada bulunanların da muhtemelen bilecekleri ve eşlik ederek keyiflenecekleri bir seçim yapacağım; kendilerinden fazla hazzetmesem de Rolling Stones - Satisfaction en keyifsiz adamı bile arabanın içerisinde "I CAN'T GET NO" diye çığıran bir yaratığa çevirme gücüne sahip.

Track #3


Artık trafiği görmezden gelebilir moda girmiş olmalısınız. Tempoyu düşürüp konsantrasyonu tekrar trafiğe çevirmenin anlamı yok. Listemizin amacı sürekli tempoyu yükseltmek ya da mevcut tempoyu korumak olmalı. Burada çıkış yolunu Police olarak görüyorum. Hazır eşlik edebileceğiniz bir şarkı bitmişken bir başkasıyla devam etmek doğru olacaktır. Police - Roxanne bunun için biçilmiş kaftan...

Track #4


Fahişe olabilir ama bu Roxanne bacımızı sevmemizin önünde bir engel değil. Paralı yolu kullanacaklar için gişeden Roxanne ile geçmek güzel bir anektod olacak. Artık gişeden geçtiğimize göre her şoförün klasiği olan gişe sonrası gaza dokunma noktasındayız. İvmelendiğimiz ilk an için bana göre en doğru şarkı Deep Purple'ın Machine Head albümünde bizleri bekliyor. Sırada, dinlerken istemdışı bizi 130 ve üzeri hızlara çıkartacak Deep Purple - Highway Star var.

Track #5


Şarkı biterken gözünüz kadrana kaydığında fren yapmanın zamanının geldiğini anlayacaksınız. Vakit kaybetmeden 132'ye sabitleyin. Ceza yemenin lüzumu yok. Sonra bana küfür edersiniz ben bunu hissederim, ana bacı bırakmam. Kırmayalım birbirimizi yok yere. Otobana çıktığınıza göre bunu Dire Straits eşliğinde kutlamanız uygun olacaktır. Hem gelmiş geçmiş en baba sololardan birini dinlemişken üstüne ikinciyi dinlemenizin kimseye bir zararı dokunmayacaktır. Dire Straits - Sultans of Swing ile playlistimiz devam ediyor.

Track #6


Dire Straits playlistimizin sonlarına doğru bir kez daha karşımıza çıkabilir ama şimdilik yola daha sert bir şarkıyla devam etmeyi tercih ederim. Sert şarkı ve 70'ler yanyana geldiğinde akıllara ilk gelen grup doğal olarak Led Zeppelin oluyor. Led Zeppelin playlistimizin olmazsa olmazlarından. Tercihim zor da olsa Led Zeppelin - Immigrant Song. (Plase olarak Kashmir veya Whole Lotta Love)

Track #7


Şarkı bittiğine göre artık anırmaya bir son verebilirsiniz. Sırada bir klasik var, klasiklerin klasiği. Yol şarkılarının en babalarından biri. Steppenwolf - Born To Be Wild.

Track #8


Yahşiyim, yahşisin, yahşi. Artık bunu cümle aleme duyurduğumuza göre otobana uygun uzun bir şarkı çalmanın zamanı geldi. Uzun süreli şarkılar nedense çoğu insana antipatik gelir. Benim içinse tam aksi geçerli. İyi kurgulanmış uzun şarkıları her zaman sevmişimdir. Creedence Clearwater Revival müzik tarihinin kanımca en başarılı ve ne hikmetse underrated sayılabilecek gruplarından biri. Onların esasında bir Marvin Gaye şarkısı olan I Heard It Through the Grapevine coverları ise müzik tarihine "orjinalinden iyi olan coverlar" diye bir yaprak eklenmesinin sebebi. Creedence Clearwater Revival - I Heard It Through the Grapevine.

Track #9


Roberto Baggio, Diego Maradona, Francesco Totti, Selçuk Şahin, Benjamin ve tabii ki Tsubasa. 10 numara mensubu olduğum jenerasyon için ayrı bir anlam taşır. Playlistimizin 10. şarkısı da buna uygun şekilde özel olmalı. 10 numaralı forma için Freddie Mercury ve Dadaşlar'dan daha uygunu olamaz. Queen - Don't Stop Me Now ile ışık hızına çıkma zamanı.

Track #10


Playlistimizin yarısına geldik. Burada merhum Freddie Mercury'ye saygımdan bir günlük yas ilan ediyor ve yazıma ara veriyorum. Yakın zamanda kalan 10 şarkı ile ilk playlistimizi tamamlayacağım.

Şimdilik ciao.

3 Haziran 2014 Salı

Kelebekler Vadisinden Kabak Koyuna

Kelebekler Vadisinde ki keyifli gecenin ardından artık asıl yola çıkış amacımız olan Lykia Yoluna adım atma niyetindeyiz. Vadiye varış gibi vadiden çıkışın da iki yolu bulunmakta, ya taka ile geri döneceksiniz ya da Vadiden yukarıda ki köye, kiminin deyişiyle Faralya'ya tırmanacaksınız. Faralya aslında Kelebekler Vadisi, Kabak Koyunu içine alan bir mahalle imiş, zamanla yukarıda ki köy Faralya olarak anılmaya başlamış. En azından yerli halkın bize anlattığı hikaye budur.

Çadırımızı toparladık tırmanışa hazırız ama nereden tırmanacağız? Öyle tabelalar filan olmadığından işletmeciler yoldaki taşlara işaretler koymuşlar. Mavi işaretler şelaleye gidiyor, kırmızılar ise Faralya'ya çıkışı işaret ediyor. Biz sırtımızda çantalar tesis çalışanlarına danışıp hemen şurada taş evi geç oradan döneceksin tarifleri ile yola çıkıp neredeyse şelaleya kadar gidip yolu kaybettik.Dolayısıyla geri döndük ve başka bir çalışandan biraz daha iç rahatlatan bir yol tarifi alıp sonunda çıkışı bulduk ve tırmanışa başladık.




Tırmanış dediğime bakmayın, yolun büyük bir bölümünde ellerinizi kullanmanıza gerek olmayacak. Ama ellerinizi kullanmanız gereken yerlerde de sırtınızda 15-20 kiloluk bir çantayla tutmanız gereken halatlar ve kendinizi çekerek üstüne çıkmanız gereken kayacıklar mevcut, yani çok da kolay değil. Çalışanlar çok basit olduğunu geceleri köylü çocukların inip çıktıklarından bahsetmişti. Kendilerine çıktınız mı diye sorduğumuz da hayır cevabı aldığımızdan köylü çocuklar ve gece tırmanışlarını yemedik. Şimdi kolaylık zorluk derecesi tabiki de kişiden kişiye farklılık gösterecektir. Ben 63 kiloluk bir aygırım, fitlik konusunda sıkıntım olmasa da sigara içmek gibi kötü bir huyum var. He bu arada yaş 29, haftada iki halı saha filan, anlayacağın bir çok şehir bebesine göre iyiyim. Sigara nedeni ile sürekli kesildiğimi düşünürken, yeşil aycı olan ve sporcu bir geçmişe sahip kardeşiminde kesilmesi, bir keyif sigarası yakasımı getirmedi değil.

Kendinizi halatlarla yukarı çekme dışında ise taşlar üzerinden zıplayarak deniz seviyesinden git gide yükseklere çıkacaksınız. Bizim sırtımızda ki yük alışık olmadığımızdan tırmanışta bizi ara sıra rahatsız etti ve küçük molalar verdik. Her molada sahile bakıp iyice yükseldiğimizin farkına varmak motive ediciydi. En uzun ve gereksiz molamızı yukarıdan aşağıya inen orta yaşlı (45-50) bir grubu zor durumda bırakmamak adına beklerken verdik. On kişilik grup üç parçaya bölünmüş ve o üç parçanın toplam inişleri 15 dakika sürdü.




Yine gelmeden önce yaptığımız araştırmalarda Faralya'dan Kelebekler Vadisine iniş için zor, gereksiz ve denemeyin gibi bir çok yazı okumuştum. Sırtınızda ki yük ile doğru bağlantılı olan bir zorluk derecesi olduğu kesin. Yinede inenleri görünce başarılamayacak birşey olmadığını söylemeliyim.  

Çıkışı tamamladığımızda beklediğimden farklı bir yer ile karşılaştım. Bodozlama köy meydanına çıkıcaz zannederken bir tesisin langırt diye içine çıktık. Tesiste çok tatlı ablalar çalışıyor, yemeğimizi orada yedik, biraz dinlendik ve Lykia Yolu tabelalarını aramaya başladık. Sıkıntısız bir şekilde tabelayı bulduk ve saptık, böylece Lykia Yoluna ilk adımlarımızı atmış olduk. Şimdiye kadar Hisarönü Faralya arasında ki etabı atladık ve 7 kmlik Faralya - Kabak etabına başlamış olduk. 

Tırmanış bizi yormuş olmali ki her yerde kolay olarak adlandırılan bu yolda nefes alma molalarına başvurmamız gerekti. Ben hala yemeği biraz fazla abartmış olmamızdan kaynaklandığını düşünüyorum. Menemen çok iyiydi. Sık molalı, sık virajlı bir tırmanış ile içimizden ulan bu Lykialılarda duble yoldan anlayan bir adam yokmuymuş diye diye bir tepeye çıkıverdik. Aha dedim bundan sonrası yokuş aşağı koy ver gitsin. Öyle olmadı. Anladım ki yokuş inmekte yorucu olabiliyormuş. 



Çok güzel bitkilerin yer aldığı bir coğrafyada hafif yokuş aşağı inişimize başladık. Altımızda şort olduğundan bacaklar hot wings hali almış, çocukların poposu yanmasın diye sürülen güneş kremleri bile işe yaramaz olmuştu. Sırtında gereksiz ağırlıkta bir çantayla yokuş aşağı inmenin en büyük zorluğu vücudun sürekli fren yapmaya çalışması ve her yapılan frende ağırlığın ayaklara vurması ile oluşan ayakkabı vurmaları. Ayakkabı tercihi gerçekten burada çok önemli oluyor, sonuçta yürüyüş için en önemli malzeme ayakkabı. Öyle böyle derken yokuş azaldı ve uzakta sarı bir çadır belirdi. 


Yurdum insanı Lykia Yoluna arabaya servis büfe yapmış, gözleme ve meyve suyu satmakta. Yanımızda suyumuz olmasına rağmen bu tesisin fikir babasıyla tanışmak ve meyve suyu içmek için kısa bir mola verelim dedik. Sıkma portakal suyumuzu yudumlarken fikir babası mekanında olmasa da şehzadesi Muhammed ile tanışma fırsatımız oldu. Muhammed ilk okul üçe gidiyormuş ve tatil dönüşüne yapması gereken ödevleri varmış. Annesi sızlana sızlana yardımcı olmaya çalışırken olaya el atalım dedik. Muhammed son derece akıllı, akıllı olduğu kadar da haylaz bir çocuk. Bir kelimeyi yanlış yazdığında elini masaya sertçe vurup off çekmesi ise onu unutulmaz kılan şeydir. Bu çocuklara niye hala el yazısı yazın diye ısrar ettiklerini anlayamıyorum. Sanki memlekette resmiyet el yazısı ile sürüp gitmekte. Herşey çok güzel, Muhammed ne kadar güzel bir yerde büyüyor, pislikten uzak derken, bize benim tabletim var demesiyle biraz karamsarlaştım. Ben çocukların teknoloji ile bu kadar çok haşır neşir olup olmaları konusunda kafası karışık bir insanım. Artık çocukların ellerinde tablet sabah akşam oyun oynayıp embesil gibi büyüdükleri bir dünyada yaşıyoruz. Sokağa çıkmayan, top oynamayan, seksek nedir bilmeyen, çıkarsız arkadaşlıklar edinemeyen bir nesil büyüyor ve bu durum beni üzüyor.


Neyse yine de böyle temiz insanlarla karşılaşmak benim içimdeki gezelim görelim tanıyalım fiillerini daha çok kullanmama sebep oluyor. Yola devam ediyoruz, yine yokuş aşağı. Resimde de fark ettiğiniz gibi yol orman yolu ile birleşmiş ve etrafta tabela göremek zor. Biz şans eseri taşlardaki kırmızı beyaz işaretleri fark edip orman yolundan çıkıp, Lykia yoluna tekrar giriş yapıyoruz.

Başladığımız yol gibi orman içinde yürüyoruz ama yokuş aşağı, işte yürüyüşün keyfi yeni yeni çıkmaya başlıyor, gölgeler içindeyiz, hafif esiyor. Sanki sırtımızda ki yük hafiflemiş gibi biraz. Yolu kaybetmek gerçekten çok zor, yolu kırmızı beyaz boyalarla işaretlemişler ve arada sırada tabelalar ile karşılaşmak mümkün. Kim yaptıysa ellerine emeğine sağlık. 



Yavaş yavaş Kabak'a yaklaşıyoruz, hatta o kadar eminiz ki dalga sesleri gelmeye başladı. Yol biraz daha toparladı ve aha elektrik direkleri derken asfalt taklidi yapan bir yol. Ama yok koya yaklaşmamışız, malesef koy baya bir aşağıda ve daha en az 20 dakikalık bir yolumuz var.


Manzara inanılmaz güzel, su öyle bir renk ki tepeden kendimi bırakasım geliyor, sabretmek lazım. Lykia Yolu burada da devam ediyor, yolu takip ederken turistik tesislerin içinden geçiveriyoruz. Bize biraz abartı geliyor, her yerde bir bungalow tesisi, yok efendim ağaç ev, yok taştan ev. Buralar biraz daha ıssız olsa iyiydi, neyse biz işimize bakalım, her güzelliğin el değmeden bırakılmasını istemek biraz gerçek dışı. Denize yaklaştıkça tesisler patlama yaşıyor, bir durup dondurma çakalım, çakarkende esnafla sohbet ederiz diye düşünüp mola veriyoruz. Esnaf en başta biraz soğuk yaklaşıyor sonra memleketi öğrenmesiyle birlikte niyeyse bize karşı içini dökmeye başlıyor. Ya burada bir parti oldu Psycho diye, onun kalıntıları kaldı etrafta gitselerde kurtulsak. Esnaf arkadaş bize içini dökerkene yanımızdan benim alternatif gençlik diye adlandırdığım (belki de alternatif olan biziz), kimseye bir zararı olacağını düşünmediğim bir grup geçiyor. İlginç diyerek aşağıya süzülmeye devam ediyoruz. Denize yakın bir yerde bir çardak altında insanlar açma germe esneme hareketleri yapıyor gibi duruyor uzaktan, bu ne la diyoruz tatil köyüne geldik de aktivite saatindemiyiz. Yaklaştıkça anlıyoruz ki ablamlar Yoga yapıyor, tayt mayt çekici gelir diye düşünürken yaş ortalamasının yüksek oluşu ve yol yorgunu olmamızdan ötürü tesisin resepsiyon alanına doğru ilerliyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki Kabak Koyu yogacıların sürekli takıldığı bir mekanmış, yogayla çok alakamız olmadığından bizim için artı puan ifade etmese de bildiğin bir yoga turizmi mevcut.

Tesis güzel, çimler mimler, milletin keyfi yerinde biralarını yudumluyorlar, ama boş oda yok. Kardeş diyoruz relax biz bungalowa gelmedik çadırımız var kurucak kıvrılıcaz. Bize çadırlar için ayırdıkları bölüme götürüyor, çadır başı 25 TL veriveriyoruz, içinde güzel de bir kahvaltı dahil. Tesise bakınca Kelebekler vadisinde bize yaslamışlar hissine kapılmamak elde değil. Sorun yok bunlarda öğle ve akşam yemeğinde yaslanma işini hallediyorlar. 



Çadır alanı hoş, tahtadan sehpalar yapmışlar onun üzerine kuruveriyorsun, ben bi önceki gece koynumda bir taş ile yattığımdan inanılmaz rahat ediyorum. Güzel yemekler yiyoruz, hiç bir sıkıntı yok. Tek dertlendiğimiz konu, ulan biz bu yola Lykia Yolunu yürücez diye çıktık, doğada kalıcaz, yanımızda konserve yemek olucak, gerekirse duş almıcaz, hatta ve hatta doğaya sıçıp gömeceğiz diye çıkmıştık. Ee iki gündür öyle veya böyle tesislerde konaklıyoruz, yediğimiz önümüzde yemediğimizi köpekler yiyor, bu seferlik böyle oldu, ilk deneyimdir fazla kendimize yüklenmeyelim, önümüzde güzel yerler ve güzel günler olacaktır diyerek konuyu kapatıyoruz. Ve lanet olsun ki İstanbula dönmek üzere minibüsle Ölüdenize geçiyoruz. 

Lykia Yoluna devam etmek istememize rağmen önümüzdeki etap 26 km uzunluğunda ve iki gün gerektirecek diye düşündüğümüzden, Lykia Yolunun sadece 7 kmsini yürümüş olarak İstanbul'a dönüyoruz. 


Hakkımızda


Seyyah;


İsim : Gezgin, turist

"Seyyah olup şu âlemi gezerim / Bir dost bulamadım gün akşam oldu" - Pir Sultan Abdal

Seyyahlar turist olarak bilinselerde, turistlerden farklı olarak gittikleri gördükleri yerleri özenle tasvir ederler ve kayıt altına alırlar.

Bukalemun;

Belli etmek istedikleri duygulara göre renk değiştirebilen, omurgalı hayvanlarıortak adı.


Turist gibi gezmektense Seyyah gibi gezmeyi tercih ederiz biz, yeni deneyimlere her zaman açık, korkusuz.  Bukalemun gibi her duruma ayak sağlasak da diğer sürüngenler gibi omurgasız değiliz. Hayata karşı bir duruşumuz, eğilip bükülsek de kırılmayan bir kişiliğimiz var.

Bir çok farklı şey denedik, mutluluğu çok farklı ortamlarda ve çok farklı insanlarla aradık. Sonunda anladık ki mutluluğun her şekli doğa da mevcut. Artık sıradan hayatlarımızın yanına doğa gezileri, yürüyüşler ve değişik aktiviteler ekliyoruz. Çünkü biliyoruz ki ne kadar çok yer görürsen, ne kadar çok insan tanır (sana benzemeyen) ve ne kadar yeni, korktuğun, ön yargıyla yaklaştığın şeyleri denersen, işte o kadar mutlusun ve o kadar yaşamdan keyif alıyorsun. Burada keyif aldığımız anlarımızı ve gezilerimizi paylaşmak niyetindeyiz. Saygılar.


There is a pleasure in the pathless woods, 
There is a rapture on the lonely shore, 
There is society, where none intrudes, 
By the deep sea, and music in its roar: 
I love not man the less, but Nature more. 

Lord Byron


Lykia Yolu? Kelebekler Vadisi

Lykia Yolu herkesin bildiği gibi Fethiye'den Antalya'ya kadar uzanan, zamanında ticari ve askeri amaçlar ile kullanılmış toplamda 509 kmlik bir yol. Bizim ''Lykia Yolu'' kelimesini ilk duyduğumuz yer ise Çıralı Antalya.

Çıralı'da Chimaera'yı gezerken beklenmedik bir anda beklenmedik bi yerden çıkan Hollanda'lı turist abimiz, elinde harita bize birşeyler sormaya başladı. Aslında backpack olayı ile canlı kanlı ilk defa orada karşılaştım ve ne yalan söyleyeyim çok özendim. Adam Hollanda'dan kopmuş gelmiş elinde Lycian Way adlı haritası, biz daha Lykia Yolundan o saniye haberdar olmuşuz. 

Lykia Yolu, İstanbula dönüşümüzle birlikte Hz.Google'a sorulan bir kaç soruyla kafamıza iyice işlemiş ve abi bu yolu öyle yada böyle yürümeliyiz diye içimizde çemkirmelere yol açmıştır. 

Nasip bu seneye imiş, yine kısa bir internet araştırması ile etaplarını öğrenmeye başladık. Sonra hayatımızdaki ilk yürüyüş olması nedeni ile backpack nasıl hazırlanır, hangi malzemeler lazım, falan fistan derken kendimizi reklam gibi olucak ama Decathlonda bulduk. Dükkana girdiğimiz gibi kendimizi kaybettik. Bu çadır benim şu çadır senin derken yaklaşık 1.5 saat içinde gerekli malzemeleri, hatta gereksiz bir çok malzemeyi almış durumdaydık. 

Şimdi yürüyüş ilk defa yapılacak, ilk defa çadır kurulucak ee bildiğiniz bir bok varmı derseniz o da yok? Dolayısı ile güzel parçalandık. Biz geceleri karbonmonoksit salımı yapıyoruz birbirimizi öldürmeyelim diye düşünerek iki adet şıp açılır hop kapanır çadırlardan aldık. Hakikaten de şıp açılıp hop kapanıyor, 5 dakikada çadır hazır hale geliyor, şiddetle tavsiye ediyorum. Uyku tulumu olayına gelince abi bir sürü derece bir sürü farklı fiyatla karşılaşıyorsun. Biz gittik en orta dereceden en orta fiyatlısını aldık. Yaz başı olmasına ragmen 15 dereceye kadar olan uyku tulumumuzda hafif serinlikler hissedip, doğalgazı açıp kapamışlığımız oldu. Uyku tulumu ve mat net bir şekilde en önemlilerinden.

İşte burada gerekli gereksiz aldığımız tüm malzemeleri sıralamak anlamsız olacaktır, zira kendiniz gidip kendiniz parçalanınız. Fener şart, ıslak mendil şart, güneş kremi olmazsa olmaz, gözlük, şapka ve rahat bir sırt çantası. Biz çanta konusunda da acemilikten olsa gerek 60 litrelik bir canavarı gözümüze kestirdik ve aldık. Hiç bir sıkıntı yaşatmadı ama gereksiz doldurmamanızı tavsiye ederim. Ben annem sağolsun ilkokula valiz ile gittigimden idmanlıydım. Ama insan olun abartmayın.



Gelelim şu Lykia Yolu meselesine, hacı biz şimdi 19 Mayıs'ı fırsat bilip haftasonuyla birleştirip zıbaaam yaparız böylece 4 gün tatilimiz olur diyen simsarlardanız. Böyle olunca Cuma gününden çıkalım dedik saat 16.30, yok iş trafiğine kalırız kalmayız derken, otobandan başlayıp E-5 üzerinden vapura gittik, anam! o nasıl bir kuyruk, rampayı inmeden başladı ve bitmedi. Yalovaya geçtik aynı eziyet devam ediyor, acaba dönsek mi diye düşünmedik değil ama bagajda 60 litrelik çantalarımız, beyinde güzel hayeller çabuk vazgeçtik dönmekten. Hava kararmaya başladıkça yollar boşaldı, araba kullanmayı resmi olarak bilen ama gayri resmide alakası olmayanlar kayboldu. Keyifli keyifli yemekler yiyip saat 04.15 de Ölüdenize geldik. E o saatte gelince de otelde kalmaya gerek yok, çadır kurucak yer de yok, o zaman yat oğlum arabada dedik, kendimizi inandırdık ve arabada yaklaşık iki saat uyuyabildik. 

Ölüdenize gelmişken girmemek saçma olur diye, sahilin açılmasını bekledik ve sonunda açıldı. 25 TL otopark parası verip, VIP otopark boşluğuna arabayı bırakıp kendimizi denize bıraktık. Çok da iyi yaptık, su inanılmaz güzeldi.




Biraz oyalandıktan sonra Ölüdeniz merkezden eksik alışverişlerimizi tamamladık, şimdi burada başka bir siteden Lykia Yolunu araştıranlar diyeceklerdir ki la Ölüdeniz nerden çıktı? Dayanamadık ulan. Kendi rotamızı kendimiz çizelim dedik. Ölüdenizden sonraki lokasyon yine Lykia Yolunda olmayan Kelebekler Vadisi idi.

Kelebekler Vadisine gitmenin iki yolu bulunuyor, birincisi Ölüdenizden taka ile ikincisi ise Kelebekler Vadisinin tepesinde bulunan Faralyadan aşağıya inmek. Bu iniş ile ilgili bilgileri ilerleyen satırlarda vereceğim. Biz Ölüdenizde olduğumuzdan taka ile gitmeyi tercih ettik. İyi bok yedik. Takaya binmek bir eziyet sırtımızda çanta ayağımızda yeni aldığımız yürüyüş ayakkabıları bir de baktık ki taka kıyıdan iki metre içeride. Ayakkabıları çıkar cepleri boşalt derken kendimizi takaya atıverdık. 10 dakka geçti - 20 dakka geçti, taka kalkmıyor, gelenler gelmeye devam ediyor, balık istifi gibi dizildikten sonra kalkıyoruz. Deniz dalgalı kaptanın umru değil, ağzında cigara önüne bakmadan yandaki miçoyla derin muhabbette. Ya hıyar, denizde önüne bakmasına ne gerek var diyebilirsiniz belki ama dalgalar bir geliyor burundan, her dalgada üç beş kişi yerlerde. Kaptanın her yere düşenle keyfi yerine geliyor. Biz ayakta zor dururken miço önceden aldığımız 20 TL lik biletleri toplamaya başlıyor. Hayatımda hiç bir insanda böyle bir stabilization görmedim, biz ayakta zar zor dururken, millet oturduğu yerden düşerken bizim miço ağzında sigarası eller hiç biyere temas etmeden dimdik ayakta duruyor.



Komik bir yolculuk sonrası (yaklaşık 20 dakika) Kelebekler Vadisi görünüyor, yine kıyıya yanaşmıyoruz bu sefer aramızda 3 metre filan var. Neyse atlıyoruz zıplıyoruz sahile iniyoruz. Kelebekler vadisinde 1 adet tesis bulunmakta, bu tesiste çadır kiralamak ve bungalowa benzeyen ama hiç alakası olmayan teraslı tahta odalar kiralamak mümkün. Tesisin içinde market, bar tarzında medeniyet ve capitalism ile alakalı imkanlar mevcut. 


Girişte her otelde olduğu gibi bir kimlik kaydı yapılıyor. Bizim çadırımız yanımızda olduğundan sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil  50 TL ye çadır alanı kiralıyoruz. Normalde 60 TL alıyorlarmış tesisin çadırını kiraladığınızda. Tıks diye 10 TL kara geçtik. Tesiste alköl mevcut, dışarıdan kendiniz de getirebilir ve çaktırmadan yudumlayabilirsiniz. Ben şahsen tesisi beğendim, içinde tuvaleti duşu mevcut, askerlik yapmış bir adam için gayet temiz denebilir.

Hemen gezmeye başlıyoruz vadide, ne var ne yok öğrenmek lazım. Vadiye girişte şeker bir tabela sizi selamlıyor. Ardından otlar dallar böcekler kelebekler arasında yapılan çok keyifli bir yürüyüş.















Tabeladan da anlaşıldığı gibi vadide bir şelale mevcut, gitmeden yaptığım araştırmalarda iki adet şelale olduğu söylensede ben ikincisini göremedim. Bu arada tabelada yazan 5 TL yi biz ödemedik, konaklamayı vadide yaptığımızdan olabilir, girişte duran amcaya selam verip içeriye sıkıntısız girdik. Şelaleye yaklaştıkça hava serinliyor, yürüyüş çok hafif zorlaşıyor ve insanı kendine çeken su sesi artıyor. Taşlar üzerinde çok gezildiğinden kayganlaşmış, bir dünya para verip aldığımız kaymayan ayakkabılarımızın ağızları popoları ayrı oynamaya başlıyor. Sıkıntı yok, yola devam. Şelaleye geldiğimizde büyük bloklar halinde kayaların üst üste bindiğini ve daha da devam etmek için bu kayalara çıkılması gerektiğini fark ediyoruz. Biz cahil gibi hazırlıksız geldiğimizden ilk kayaya tırmandıktan sonra devam etmiyoruz, ama şelaleye doğru çok güzel bir manzara içimizde bir ukte olarak kalıyor. Siz devam edin lütfen. 


























Şelaleden sırılsıklam bir şekilde çadır alanına doğru dönüyoruz, güneş hafiften batmak üzere. Kelebekler vadisi ziyaretçi kalabalığından arınmış sadece geceyi orada geçirecekler kalmış. Çadırı nereye kuralım diye kısa bir tura çıkıyoruz, aradığımız özellikler belli, bol hatun ve/veya eğlenceli bir grup. Bunları bulmamıza rağmen olm biz buraya kafa dinleme geldik diyerek çadırı kısmen ıssız bir yere kuruveriyoruz. Büyük bir hata.




Vadiye kalabalık gelinmesi halinde eğlencenin ve muhabbetin dibine vurulması içten bile değil. Bu programı da yapılması gerekenler listesine ekleyip yemeğe geçiyoruz. Yemek gayet güzel, açık büfe, huzurlu bir ortam, etrafta parfum kokusu yok. Dalga sesleri ve güzel müzik eşliğinde yenen yemek üzerine geceden kalma olduğumuz için enerjimiz düşüyor. Haydi çadırların orada bir ateş yakalım diye gaza gelip el feneri ile yanacak malzeme arıyoruz. Ufak tefek çıtalar, dallar ve bungalow yapımında kullanılan tahtaları alıp çadır önüne geçiyoruz. Benim uzman kardeşim izlediği bir çok belgeselden öğrendiği tekniklerle ateşi başlatmayı deniyor ama başaramıyoruz. Sonunda atalarımızdan kalma mangal taktikleri devreye giriyor, çaprazlama dikiveriyoruz çıtaları, üzerine biraz kolonya ve booom ateş yanmaya başlıyor. Çok kuvvetli bir ateş olmasa da ilk kamp ateşimizi yakmış olmanın mutluluğu ile çadırlarımıza çekiliyoruz. Hayatımda ilk defa çadırda kalıyorum, dolayısı ile ilk defa bir çadır kurdum. Süper zekam sayesinde çadırın altında kalan bölgeyi gece uyurken batabilecek taş, sopa ve bunun gibi şeylerden temizlemek aklıma gelmiyor. Artık çok geç, uğraşamıyacağım o taşlarle diyerek uyumaya çalışıyorum. Olmuyor, olamıyor belimde koca bir taş. Sonunda kendimi taşı rahatsız etmeyecek şekilde konumlandırıyor ve iki büklüm uykuya dalıyorum. Bu sırada insanlar kop kop halinde, müzik şiddetli bir şekilde çalmaya devam ediyor. 

Sabah sahilde uyanmak hiç beklemediğim kadar hoş, dinlendirici ve motive edici. Normalde böyle bir yorgunluk üzerine öğlene kadar uyurdum ama burası İstanbul değil, yedi buçukta hiç bir yorgunluk hissetmeden ayaktayım. İşte kaçamak, huzur tatili denen şey böyle olmalı. Yeni yerler görmeli, vücudu yorarken kafayı boşaltmalı ve yeni şeyler denemeli.

Bir sonraki yazı Kelebekler Vadisi - Faralya - Kabak Koyu şeytan üçgeni hakkında..